Metal müzik, sayısız alt janra sahip olmasının dışında pek çok farklı kültür ve medya ürününü de sahiplenen koca bir alan. Tipik korku kültüründen, sci-fi evrenine; bilgisayar oyunlarından, B / trash filmlere hatta klasik resim disiplinine ve çizgi romanlara kadar farklı pek çok alan ya metal müziği etkilemiş ya metal müziğin içlerine sızmasına engel olamamıştır. Müzik temelli bir alt kültür başka nasıl yaşamaya devam edebilir ki?

Metal müziği ucu bucağı olmayan sonik ve kültürel bir spektruma oturturursak, gönül rahatlığıyla şunu söyleyebiliriz: “Mystic Festival bu düzlemin her bir noktasına portallar açtı!” Biri Warm-Up Günü’nü olmak üzere 4 güne yayılan festival 5 sahnede thrash metal’den, doom metal’e; sludge all-star’larından, black metal ve hatta jazz’a kadar pek çok farklı janrdan 90’dan fazla isme sahne açtı; 20’den fazla aktivasyon alanı ve pek çok yan etkinlik ile misafirlerini ağırladı.

Mystic Festival’in, tarihi Gdansk Tersanesi’ne veda ettiği 2026 edisyonunda KD olarak alandaydık! Festival izlenimlerimizi detaylandırdığımız maceramız ile karşınızdayız.

İyi okumalar dileriz.

MACERAYA ÇAĞRI

Aslında her şey çocukluğuma dair birkaç borç defterini kapatma isteğiyle ile başladı: DOWN, çok uzun süredir yakın takibinde olduğum New Orleans sahnesinin esaslı figürleri ile birlikte Gdansk’ta, Mystic Festival’de çalacaktı. Instagram post’unu Zeynep’e gösterdiğimde, bunun kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu ikimizde biliyorduk. Az bir zaman vardı ve bu borç ödenecekse acele etmeliydik.

Ayak dirememe rağmen, Zeynep beni ikna etti; uçuş, konaklama hatta geri kalan line-up’a bile bakmadan 5 Haziran, Cuma günü için bileti aldık. Daha sonra line-up’ı görünce açıkçası beni bekleyen festivalin büyüklüğü ve çeşitliliği işleri bir adım öteye atma isteği uyandırdı: Açık ve kapalı alanlarda 5 sahne, pek çok farklı janrdan 100’e yakın grup, bir ton yan etkinlik ve dolu dolu 4 gün… Son durumda festivalin en iyi ihtimalle ancak son iki gününe katılabilecek olmama rağmen, akreditasyon imkanını görünce, şansımı denemek üzere yazdım ve ta taa!

Festival ekibi, akreditasyon onayı verdikleri mail’e şu cümlelerle başlamıştı: “Festivalimizi görmek ve dünyaya göstermek istediğiniz için çok mutluyuz. Her türlü desteğinize minnettarız; bu nedenle hem ana akım medyaya hem de bu sahneyi inşa eden fanzinlerin temsilcileri memnuniyetle kapımız açıktır.”

Keşke bu mail’i okurken hislerimi size de hissettirebilmem mümkün olsaydı. Dünya’nın geri kalanı için oldukça küçük bir sahnenin, tamamen bağımsız ve kendi isteğine göre üreten bir webzine’inini bu şekilde davet eden bir ekip, kültürün gerçekten yerleşmiş olduğu bir ülkeden çıkabilirdi.

Düşünün, kendi ülkemizde, bırakın herhangi bir daveti, doğrudan promoter’ın veya paydaşların işine yarayabilecek basit tekliflere bile dönüş alamıyorken; takipçi sayınız düşük ya da onların arkadaşı değilsiniz diye emeğiniz iplenmiyorken, sizi hiç tanımayan, size ihtiyacı bile olmayan Polonyalı bir ekip sizi bu cümlelerle davet ediyor. O an, giderek içine kapanan, içine kapandıkça yankı odalarında kendini herkesten üstün görmeye devam eden sektörümüzün bir yol alamayacağını hatırladığımız an; bir kartonete yazsaydık başlığımız “Very Special Fucks to” olurdu. En samimi tiksintimiz, en içten küfürlerimiz sizin için.

ROAD TO MYSTIC

Türlü badirelerin ardından Varşova’da aktarma yapıp, 5 Haziran’da yerel saatle 14.15 civarında Gdansk’a ulaşıyorum. Aslında Varşova’dan Gdansk’a birkaç saat önce bir uçuş daha vardı ve uçağa binebilseydim bana fazladan 3-4 saat kazandıracaktı. Ancak ikinci uçağı kaçırma riskini alamadığım için kapı açılışıyla hemen hemen aynı anda havaalanında otele doğru yola koyuldum.

Kapıdan çıktıktan belki 30 saniye sonra yağmur başladı, yağış arttı; yağmur hızlandı, yağış daha da arttı, yağmur daha da hızlandı… Üstüne bir de Google Maps’in yanlış yönlendirmesi ve konaklayacağım yerin otomasyon altyapısındaki sorunlar eklenince, otelden alana doğru yola çıkışım 16.30’u geçti. Yani merak ettiğim Gatecrepper konseri başlamış, orada bulunma sebeplerimden biri olan EYEHATEGOD ise yarım saat içinde sahneye çıkacaktı. Önceki günün yorgunluğu, 30 küsur saatlik uykusuzluk, yaralı bir ayak ve sürekli olarak hızlanan yağış ile gidebildiğim kadar hızla yürüyordum.

Gdansk garip bir şehir; herhangi bir iki lokasyon arasındaki yolu araba, yürüyüş ya da toplu taşıma ile katetmek arasında zamansal -ve duruma göre maddi açıdan- pek bir fark olmuyor. Uber ile 20 dakikada gideceğin yere, yürüyerek 22 dakikada gidebiliyorsun ya da farklı işletmeler sebebiyle 2 bilet ile ulaşacağın bir yere, 1-2 Euro daha ödeyip taksi ile ulaşabiliyorsun.

Yaklaşık 20 dakika yürüdükten sonra elektro gitarların ürettiği belli olan bir takım feedback sesleri duymaya başlıyorum: Bu hem tersane bölgesine ulaştığım hem de EHG’ın sahneye çıktığı anlamına geliyor.

Main Gate - Mystic Festival 2026 - Eren Abaci - Kayitdisico

Nedir bu Mystic Festival?

Mystic Production, Knock Out Production ve Klub B90’nin güçlerini birleştirdiği Mystic Coalition tarafından düzenlenen Mystic Festival, 1999’dan bu seneye kadar -bazen ara verseler de- Polonya’nın farklı lokasyonlarında düzenleniyor.

Bu üç şirket aynı zamanda Polonya müzik kültürü için önemli sac ayaklarını da oluşturuyor. Ekstrem müzik dinleyicilerinin yakından bildiği Mystic Production, uzun süredir metal, punk, rock müzik türlerinde albümler basan ve dağıtan önemli bir firmayken, Knock Out Production yılda 100’den fazla konser düzenleyen, ülkenin önemli bir promoter’larından biri. B90 ise şehrin en büyük konser salonlarından biri, ki zaten festival alanlarından Sabbath Stage bu kulüpte yer alıyor. İlk iki şirketin zine’ler, dergiler yayınladığını, kendi alanlarına kültürel katkıda bulunduklarını da ekleyeyim.

Daha önce farklı şehirlerde de düzenlenen etkinlik 2022’den beri tarihi Gdansk Tersanesi’nde düzenliyordu ancak -festival katılımcılarından da duyabileceğiniz üzere- bu müthiş mekan kapasiteyi kaldırmakta zorlanıyordu. Bu sebeple Mystic Coaliton, 2027’de Polonya’nın en büyük festivalini Polsat Plus Arena’nın yanında açılacak yeni bir alana taşıyacak.

Festival, yakın dünya tarihi için önemli bir mekanda, Gdansk Tersanesi’nde gerçekleşiyordu. Burası, 1980 Ağustos’unda Lech Walesa önderliğinde, o zamanki adıyla Lenin Tersanesi’nde başlayan Solidarnosc (Solidarity) Hareketi’nin fitilinin yakıldığı yerdi. Doğu Bloku ülkelerindeki rejim karşıtı hareketlerin önayağı olan Solidarnosc’un etkisi, 1989 Devrimleri’ne ve hatta sonrasında Sovyetler Birliği’nin çözülmesine kadar uzanmıştı. European Solidarity Centre’ın karşısında uzanan bu mekan şimdi ise 5 sahne, onlarca aktivasyon noktası ve metalcilerle istila edilmişti.

Hatırlayanlar olacaktır 2006 yılında David Gilmour, yine bu tersanede daha sonra “Live in Gdańsk” ismiyle yayınlanacak bir konser vermişti. Aslında Solidarnosc Hareketi’nin başlangıç kutlaması olan bu konsere 50.000 seyirci katılmıştı. “On an Island Tour”un son konseri olmasının yanında Pink Floyd’un klavyecisi Richard Wright’ın da grupla ilintili son yayınlanan kaydıydı.

Mystic Festival’in branding’lerindeki Cthulhu göndermesi için ise belki de en doğru seçimdi: Lovecraft’a yakışır şekilde, paleobiyoloji için doğal bir laboratuvar olan Baltık Denizi’ne birkaç kilometre mesafede 4 günlük bir metal buluşması!

EYEHATEGOD

Festival alanına aslında birbirine yakın iki farklı kapıdan girebiliyorsunuz. Benim karşılaştığım ve yöneldiğim ilk kapı, halihazırda bilekliği olan seyircilerin alındığı kapıydı. Akreditasyon masası ise ana kapının hemen yanındaydı. Ana kapı girişindeki yaya yolu kapandığı için dolambaçlı bir yoldan geri dönüp, akreditasyonu hallettikten sonunda kendimi alana atabildim. Deli gibi yağan yağmurun altında, çamur göletlerine gire çıka sonunda ana sahneye ulaştım: New Orleans’ Finest EHG tam karşımda!

İlk şaşkınlık 2018’de gruptan ayrılan Parker Fly gitarıyla Brian Patton’ı görünce oldu. O gün Soilent Green ile de çalacak olan Patton (ki bu konser son anda iptal oldu), eski dostlarıyla sahnedeydi. Mike IX Williams geçirdiği sağlık sorunlarından dolayı yorgun gözükmesine rağmen bilindik performasını sergiliyordu.

Lirikal temalarıyla çoğunlukla doğrudan bir özdeşim kuramasam da -ki Mike IX Williams’ın iyi bir şair olduğunu ilgilileri bileceklerdir- EHG’ın müziklerindeki primitif enerji beni hep çok cezbetmiştir. “Take As Needed For Pain” albümünü tamamen çalan EYEHATEGOD’ı her daim kapalı mekanlara yakıştırdığım için mi bilmiyorum, ilk birkaç dakika açıkhava izlediğim için mekan – müzik bağlantısını kuramadım ancak sonra her şey yerli yerine oturdu. Çamur deryasında mosh yapan grubu görünce, yalnız olmadığımı biliyordum. O an bulaşmamak için ön tarafa ilerlemedim ama takibi ki halka büyüdü, önüme kadar geldi ve beni de yakaladılar. Bu çılgın ekibin kapalı mekanda neler yapabileceğini hayal edebiliyorum.

Yaklaşık 20-25 dakikanın ardından ekip konseri bitirdi. EYEHATEGOD tam olarak bildiğim, çok çok uzun süredir beklediğim performansını sergileyip sahneyi terketti.

Yapacak işler olduğundan Coroner ve Black Tusk’ı maalesef es geçmek durumda kalıyorum – zaten planım sarktığı için diğer işleri yetiştirmeliyim. Önce bir bira alıp alana çıkıyorum. Yapmam gereken işlerin yanına bir de plak, CD ya da en azından bir DOWN merch’ü almak gibi bir görev daha ekleniyor çünkü ben alana koştururken DOWN imza etkinliği açıklandı. Yola çıkmadan önce plak değil ama en azından CD kartonetlerini ve kasetlerimi götürmeyi planlıyordum. Ancak o kadar bıkkındım ki hiçbirini yanıma almadım. Elimde sadece olası bir röportaj imkanı için Philip H. Anselmo, Kirk Windstein, Patrick Bruders ve hatta Kate Richardson – Anselmo için hazırlanmış soruları basılı olduğu kâğıtlarım vardı. Evet, basılı.

METAL MÜZİK KÜLTÜRÜ VE FESTİVAL ALANI

Alanda turlarken, metal müziğin ve alt kültürünün Batı’da ne kadar bir kez daha farkediyorum. Örneğin; 50’li yaşlarının ortasında gözüken bir baba ile 13-14 yaşındaki oğlunun yanyana Black Metal albümleri karıştırdığını görebiliyorsunuz Ya da Behemoth merch’ü giymiş bir ilkokul çocuğunun şarkıya eşlik ettiğini görebiliyorsunuz. En son tekerlekli sandalye ile bizim Dorock’tan daha küçük olan Sabbath Sahnesi’nde BOLZER’i dinlemek için giren yaşlı bir hanım görünce şoka girdim. Hanımefendi merch’lerin üstüne full yamalı bir ceket giymişti. Bu kadarı olamayacak kadar absürt işte!

Tüm bunlara ek olarak, bu yerleşik alt kültürün bir diğer ticari yansımasını ise hem resmi hem bootleg ürünler satan stantlardaki çılgınlıkta görebiliyorsunuz: Warm-Up Günü’nü de sayarsak 4. günde, henüz sahneye çıkmamış grupların merch’leri bile tükenmişti. Zar zor satış yapan kadına ulaştığımda DOWN için 2 beden kaldığını söyledi: Small ve 3 XL. Bu arada aynı durum festivalin resmi merch’leri için de geçerliydi: Pek çok t-shirt modeli, bardak tutucular, tote bag’ler vs. çoktan sold-out olmuştu.

İşin daha da güzel tarafı tüm bu kaosa rağmen insanlar neredeyse hiç sıra beklemeden -benim maksimum bekleme sürem 3 dakika falan olsa gerek- biralarını alıp keyiflerine bakabiliyorlar: İnsanlar sarhoş ama kavga gürültü yok. Ya müzik ya eğlence ya da sosyalleşmek için oradalar. Üzerinden “K-POP” yazan küçük bir kız ailesiyle birlikte Saxon ya da Death to All dinliyor, üstelik o da mutlu.

Bir de eklemeden geçemeyeceğim: Belki Hellfest kadar büyük bir alandan bahsetmiyoruz ancak yine de zor bir alandan bahsediyorum ve tüm bunlara rağmen erişilebilirlik konusunda çok iyi bir festivaldi. Her sahnenin yanında ve girişlerinde rampalar, tekerlekli sandalyelerin yerleşebileceği platformlar vardı. Bu ülkemizde istediğimiz bir başka önemli düzenleme.

Alan turunun ardından, Chill Zone’da başlayan profesyonel güreş etkinliğine de biraz bakındıktan sonra Ana Sahne’ye doğru dümeni kırıyorum. Yan etkinliklerin hepsi için 1 günüm daha var. Basın çadırı bomboş, röportaj işi zaten olabilecek gibi değil ama neyse ki, Wi-Fi, kuru bir zemin, kahve ve elektrik var.

CORROSION OF CONFORMITY

Son albümleri “Good God / Baad Man”den “Asleep on the Killing Floor” ile sahneye çıkan Corrosion of Conformity tahmin ettiğimin aksine daha çok “America’s Volume Dealer” ve tabii ki “Deliverance” albümlerinden şarkılar çaldı. Açıkçası setlist’in çoğunlukla “Good God / Baad Man” ağırlıklı olacağını düşünmüştüm. Belli ki festival slot’u doldurdukları için ibre eskilerden yana dönmüş. COC ile çaldıktan 1 saat sonra bu kez DOWN ile çalacak Pepper Keenan’ın ve Woody Weatherman karizmalarına diyecek hiç bir şey yok! Yakından takip edenlerin DOWN ve HONKY’den bileceği Bobby Landgraf ve davulcu Nick Shabatura ise o karizmadan ve müzisyenlikten hiç de aşağı değiller. Zaten Bobby Abi’yi bir süre tanıyamadım: Uzun sakallarına uzun bıyıklarını da eklemiş!

COC, özellikle “Vote With a Bullet”, “Albatross” ve “Clean My Wounds” ile yeni albüme henüz hakim olmayan seyirciyi gazlayıp sahneden indi. İnmeden Güneyli biraderlerine selam çakmayı ihmal etmediler. Ekip sahneden inerken kendi kendime “Olm sen ne yaşadığının farkında mısın? Sadece bir kaç saat içinde çocukluğundan beri dinlediğin, bootleg videolarını izlediğin kim varsa göreceksin!” diyorum. O an farkında olmasam da benim için gayet sürreal. NOLA ekibini saymazsak en çok merak ettiğim isimlerden birine yetişmek üzere Park Stage’e doğru yürümeye başlıyorum.

DEATH TO ALL

Sahnenin önünden çitlere kadar uzanan alan tamamen dolu, kalabalığa girmek istemiyorum çünkü çıkmak başka bir dert olacak. Death to All, Death’in diskografisinin her bir parçasından seçilmiş şarkıları tek tek sıralıyor: Makine gibiler… LED ekranda 3 telli perdesiz bas gitarı ile Steve DiGiorgio, dimdik duruşu ile Gene Hoglan’ı, Bobby Koelble’ı ve onların sanki çok basit bir şey yapıyormuşçasına rahat rahat çaldıklarını görünce saygı, hayranlık ve şaşkınlık ile karışık bir şeyler hissettim. Bu adamların efsanevi olmaları boşa değildi ve eğer bir miras yaşatılacaksa ancak böyle yapılabilirdi.

Max Phelps’i de atlamayayım; Chuck Schuldiner’a görünüş olarak bu kadar benzemesinin yanında vokalist ve gitarist olarak performansının beraber çaldığı efsanevi müzisyenlerden hiç de altta kalır yanı yoktu. Metal müzik tarihinin en ikonik figürlerinden birinin yerini doldurarak, yine metal müzik tarihinin en önemli kataloglarından eserlerini icra ettiğini düşünürsek, üstlendiği bu zorlu görevin altından kalktığı aşikar.

DOWN

Death to All’un 10 gün sonra İstanbul’da çalacağını bilerek, hem önlerden yer kapabilmek hem de linecheck’i dinleyebilmek için Ana Sahne’ye doğru tekrar dümeni kırıyorum. Yaklaşık yarım saat sonra her şeyin başladığı yere ulaşmış olacağım. Zaman geçtikçe ve artık müzisyenler son kontroller için sahnede gözüktükçe insanlar etrafımı sarmaya başlıyor. Gözüm sahnenin bize göre solunda kalan geri sayımda, bir yandan Zeynep’e yazıyorum.

Bir ara elinde ufak bir Jim Beam şişesiyle arkadan öne, arkadaşının yanına geçen birini görüyorum. Bourbon’u, arkadaşının elindeki -büyük ihtimalle kola içeren- kokteylin içine boca edip sohbet etmeye başlıyorlar.

Alanda dolaşırken DOWN merch’ü giyen bir ton insanın olmasına şaşırmıştım. Açıkçası ekibin, Polonya gibi ekstrem müziğin kalesi bir ülkede bu kadar tutulduğunu tahmin etmiyordum: Dakikalar azaldıkça o insanların hepsi, deli gibi yağan yağmurun altında sahne önüne doluşuyorlardı. Üstelik tek tek bütün grup elemanlarına seslenip, tezahürat yapıyorlardı.

Sonunda countdown bitti. Önce Jimmy Bower, sonra Pat Bruders, Kirk Windstein ve Pepper Keenan gözüktü. Bilindik selamlamaların ardından tahmin ettiğim gibi “Lysergik Funeral Procession” ile konser başladı. Aslında Phil Anselmo gözükene kadar her şey yolundaydı ancak sahnede gözüktüğü ve doğrudan sözlere girdiği anda ortalık karıştı. Ana Sahne’nin önündeki o kalabalık bir anda öne – arkaya, sağa – sola, her yöne doğru dalgalanmaya başladı.

İlk şarkının ardından, Anselmo önceden Dimebag’e, sonradan Dimebag ve Vinnie’ye adadığı “Lifer”ı anons etti ancak bir farkla, bu kez hayatını kaybeden dostlarının yanına Ozzy Osbourne da eklenmişti ve “Lifer” bu üç büyük müzisyene ithaf edilmişti. Anons biter bitmez riff başladı. İlk 7-8 saniye geçtikten sonra Jimmy Bower’ın snare’a dokunmasıyla birlikte az önce bourbon takviyesi yapılan kokteyli kafama yiyerek mosh’un ortasında kaldım.

Bu andan sonra, klasik kapanış şarkısı “Bury Me in Smoke”a kadar, hatırımda olanlar sadece şunlar: Yağmur, çamur, mosh, crowd surf yapan sayısız kişi, seyircinin enerjisini hissettiği belli olan ekip ve çıldıran dinleyiciler. Kaç kişiyi kaldırdım, kaç kişi beni tuttu, kaç kişiyi sahneye ittim ya da havaya kaldırılmasına yardım ettim bilmiyorum. Merch sırasında muhabbet ettiğim, daha önce İstanbul Maratonu’nda koşmuş eğlenceli elemanın crowd surf yapmasına dahi yardım ettim. İstanbul’u ve festivalin bir gün önceki “Thrash Metal” gününü anlatırken ki heyecanına biraz promil ve konser adrenali eklenince güvenlik görevlilerine doğru ellerde taşınmak istemesi gayet normaldi.

DOWN dinleyicileri bilir, konserlerin kapanış şarkısı “Bury Me in Smoke”un albüm kaydı fade-out ile biter. Fakat canlı performanslarda grup, son bölümü defalarca çalar, bir noktadan sonra enstürmanlar sırayla backstage’teki eşe dosta devredilir ve onlar o final bölümünü çalmaya devam ederler. Yani DOWN konserlerinde duyacağınız son enstrüman sesleri hiç bir zaman DOWN üyeleri tarafından çalınmaz.

Konserden önce enstürmanların kime devredileceğini çok merak ediyordum. O an geldiğinde COC elemanları sahnede gözüktü ve final bölümü onlara verildi. Giderek uzayan şarkı Anselmo’nun işaretiyle sona erdiğinde herkes mutluydu. Selamlar verildi, teşekkürler edildi.

Son hamle için Anselmo klasik bitirişi için mikrofonu alarak “And she’s buying…” diyerek “Stairway to Heaven”ın ilk satırını okumaya başladı. Ve yine her zaman olduğu gibi “…to heaven” kısmını seyirciye söyletip mikrofonu elinden sahneye doğru serbest düşüşe bıraktı.

3. sırada başladığım konserde her şey bittiğinde belki de 10. sıradaydım, tam hesaplayamıyorum. Tamamen ıslak, çamura bulanmış kıyafetler ve daha da şiddetlenmiş bir ayak ağrısı ile Zeynep’e video gönderiyorum: “Bebeğim, şimdi bitti ve bu haldeyim. Sana yazacağım.”

Phil H. Anselmo - DOWN - Mystic Festival - 2026 - Eren Abaci - kayitdisico

ELECTRIC WIZARD & QUANTUM TRIO

Aslında festival öncesi planımda sırada Electric Wizard ve Quantum Trio vardı ancak imza etkinliği sebebiyle, yol üstünde iki konsere de ‘uğrayıp’ geçmek zorunda kaldım. Basın çadırında,  Electric Wizard’ın video istemediği yazılmıştı. Park Stage’te bilindik performansını sergileyen grubun sahnesini görünce bu uyarıya gerek olmadığını düşündüm: Karanlıkta, arkadaki psikedelik ve okült videolar ile yoğun haze’in kırmızı sahne ışıklarını daha da yumuşattığı bir görüntü video ve fotoğraf için zaten oldukça elverişsiz ancak atmosfer için oldukça yeterliydi. Uzun süre önce “Dopethrone” ile beni yakalayan grup, yavaş, ağır ve gürültülü riff’leri ile Park Stage’i dolduran seyircisine kendilerinin vaadettiklerini, onların istediklerini veriyordu.

İmza etkinliğinin yapıldığı alanın hemen karşısındaki Void Stage’de, ki festivalin en küçük sahnesi oluyor, kısa süre de olsa Quantum Trio’yu yakaladım. Polonya’nın, Sovyetler’e kadar uzanan caz geleneğinin içine dahil edebileceğimiz Polonya / Şili kökenli ekip, double bass ya da bas gitarın olmadığı enteresan bir füzyon. Saksofon, davul ve piyanodan oluşan trio, caz’ı elektronik müzik, metal ve rock gibi füzyonlarken, poliritmler ve doğaçlamaya dayanıyor. Eğer burada tarif etmeye çalıştığım müzik ilginizi çektiyse bir şans vermenizi tavsiye ederim.

İmza etkinliği için sıraya girdiğimde ise sıranın hiçbir zaman bana kadar gelmeyeceğini, ekibin belki 30 belki 35 dakika sonra mekandan ayrılacağını tahmin etmiştim. Hem mekanı ararken vakit kaybettiğim hem de o kartonetleri yanıma almadığım için hayıflanarak bekledim. Arada insanlar sıkılıp ayrılsalar ve ben ilerlemiş olsam da tam olarak 35 dakika sonra masadan kalktılar. “Meeeh!” diyerek az sonra sahneye çıkacak Black Label Society için Ana Sahne’ye tekrar döndüm.

BLACK LABEL SOCIETY

Sahnenin hemen öncesinde seyircilere ünlü mash-up “Whole Lotta Sabbath”ı dinleten Black Label Society, hem setlist’te yer verdikleri önemli eserler hem de Zakk Wylde’ın yakın dostları Dimebag, Vinnie ve Ozzy selamlamalarıyla ile öne çıktı. “Funeral Bell” ile başlayan konserde son albümden “Name in Blood” da çalındı. Ozzy Osbourne parçası “No More Tears” ile Dimebag Darrell’ın kaybının ardından yazdığı “In This River”ı arka arkaya çalan Zakk Wylde, sondan bir önceki şarkı olarak “Ozzy’s Song”u seçmişti. “In This River”da Zakk piyano çalarken, Dario Lorina gitar lead’ini çalmaya başladığında amfilerin üzerinden Dimebag ve Vinnie’nin fotoğrafları olan backdrop’lar sarkıtıldı.

“Ozzy’s Song” ve konserin kapanış parçası “Stillborn”da ise Ozzy Osbourne’un fotoğrafları sahne backdrop’una yansıtıldı.

Black Label Society, bildiğimiz Rock ‘n Roll veteran’ı sağlam performansını sergilerken, John “JD” DeServio’nun ve tabii ki bullseye gitarları ile uyumlu sarı – siyah kilti Zakk Wylde’ın karizmasını da eklemiş olayım. Gitarist olarak da frontman olarak da bir şekilde her rolüne yakışıyor.

Ard’ın konserini Black Label Society ile yemişken, önce Carpenter Brut ve oradan Eihwar için hareket etmeyi düşünüyorum ancak hem uykusuzluk hem de ağrılar beni durduyor. Yola çıkmadan bir gün önce Carpenter Brut’un İstanbul’da çalacağı haberini yaptığım için yarı gönül rahatlığıyla alanı terkediyorum.

6 Haziran: Maceranın Devamı ve Sonu

Festivalin son günü, sabah erken uyanmış olmama rağmen, Güneş oldukça yakıcıydı ve ayağımdaki sorun daha da büyümüştü. Tabii ki, yağmurlu hava şartlarına göre hazırlık yaptığım için yanımda güneş gözlüğüm yoktu. Kahvemi bitirdikten sonra önce marketten su, hemen yanındaki Rossmann’dan ibtidayi pansuman malzemeleri ve ucuz bir Killa Hakan gözlüğü çözdüm. Lidl ve Rossmann olmasa ne kadar şey eksik kalırdı değil mi? : )

Yerel bir markanın enteresan bir IPA birası ve hazır sandviç ile kahvaltımı yaptıktan sonra bu kez kapı açıldıktan hemen sonra alandaydım. Bugünün en dikkat çekici olayı genç katılımcıların Hostia; yaşı biraz daha büyük katılımcıların ise Turbo merch’leri ile dolaşması. Polonyalılar her iki yerel grubuna da sahip çıkıyorlar. Tabii ki ilerleyen saatlerde Gdansklı Behemoth seyircisi bu iki grubu sayıca geçecek.

Dün görmediğim yan etkinliklere uğrayıp konserlere geçmeyi planladığım için ilk olarak, ESP’nin mini showroom’unun önündeki sırayı görüp neler olup bakıyorum. Meğer Nergal’ın imza slot’u varmış. Her iki günde de festivalin kendi imza etkinliklerinin dışında ESP sanatçıları bu küçük showroom’da imza verdiler.

Nergal gayet keyifli şekilde imza atarken ben sergi alanına doğru geçiş yapmaya karar verdim. Sağa dönüp alana yöneldiğimde Michael Myers cosplay’i yapan dev gibi birini gördüm. Adam o sıcakta kafasında maske, üstünde tulum, kollarında yapay kan lekeleri ile biraz yalpalayarak bana doğru yürüyordu. “Vaaaay! Rolden de çıkmıyor.” derken yanıma gelince anladım ki herif bir zombiye dönüşmüş: O zamana kadar alkolle bu hale geldiyse -ki sanmıyorum- gerçekten tebrik etmek gerekir. Adamın üstüme düşmesinden kaçınarak Monster Energy Desert Shrine sahnesine henüz çıkmış Hostia konserine geçtim.

HOSTIA

Hostia hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen, performanslarıyla gayet ilgimi çektiler. Çağdaş bir deathcore temelinin üstüne biraz groove, biraz grindcore ve en son biraz daha death metal eklediğinizi düşünün. Sahne performansları da fena değildi. Ortodoks din adamlarının kullandıklarına benzer mor Hostia atkılarıyla ya da t-shirt’leriyle dolaşan bir sürü insanı düşününce yerelde de dinleyicileri var demek ki. Bu grubu takip edeceğim.

Konseri yarıda bırakıp, 2 sahne, 4-5 aktivasyon alanı ve barların konumlandığı Elektryków Sokağı’na yöneldim.

Festival zamanı dışında da barlara ve klüplere ev sahipliği yapan bu endüstriyel alan Mad Max’ten fırlamış gibiydi: Sağda ve solda sıralanan endüstriyel yapılar, ileride gözüken pumpjackler, sondaj platformları… Tamamen post-apokaliptik bir atmosfer.

SERGİ ALANI – AVRALIZE – CASKETS

İlk olarak bir gün önce imza sırasında beklediğim mekanın üst katındaki sergiye geçtim. Bu ufak alanda, metal müzik temalı sanat çalışmaları, çizgi roman panelleri, albüm kapakları ve illüstrasyonlar sergileniyordu. Bir kısmının şakalarını dil sebebiyle anlayamasam da ciddi işler ve komik işler bir aradaydı.

Alanı dolaştıktan sonra, Monster Energy Desert Shrine Sahnesi’ni yukarıdan görebilmek için cama yöneldim. Hostia hala sahnedeydi ama ta-taaaa! Ufak bir mosh kaosunun ortasında benim zombi Michael Myers daha da fena halde takılıyor. Yalan yok, absürtlüğü beni güldürdü.

Basın çadırına dönerken tarzı bana hitap etmemesine rağmen biraz AVRALIZE’ın sahnesini izledim. Gördüğüm kadarıyla özellikle genç seyirciden oldukça iyi tepkiler aldılar. İmajlarını, branding’lerini ve henüz genç olduklarını hesaba katınca -evrilecekleri farklı bir yön sayesinde- büyüme potansiyelleri olduğunu düşünüyorum.

Basın çadırında iletişimde olduğumuz arkadaşı aramaya başlıyorum. Bu sırada fotoğrafçı bir kadının garip davranışlarıyla muhattap olup ‘’Ulan basit bir soruya böyle abuk cevap verecek ne var?!’’ diye düşünürken sonunda aradığım arkadaş ile tanışıyoruz. Karşılıklı teşekkürlerin ardından, süreçlerle alakalı konuştuk ve nihayetinde “20.00’de grup fotoğrafı için hep beraber buluşuyoruz.” şeklinde sözleştik.

Ben çadırdayken Caskets Ana Sahne’deki yerini almıştı. Hiç bir alakam olmamasına rağmen biraz kulak verdim. Alanda çok çok büyük bir etki yaratmasalar da gayet iyi bir performans sergilediler.

MYSTIC TALKS – VHS HELL – ACID KING – EVERGREY – MARTDÖD

Bir sonraki durağım Acid King konseri, oradan da Anneke van Giersbergen’in Mystic Talks programıydı. Mystic Talks sektörün önemli isimlerinin ağırlandığı bir söyleşi formatı. Oldukça küçük bir salonda gerçekleşen etkinlik hem sanatçıları hem label yöneticilerini hem de sektör profesyonellerini ağırlıyor. Bu arada aynı mekanda festivalin bir diğer yan etkinliği VHS HELL’de gerçekleşiyor. VHS HELL ise adından anlayacağınız gibi, korku filmlerinin ve B-Movie’lerin gösteriminin yapıldığı bir konsepte sahip. Etkinliğin bu seneki Burzum göndermeli afişinde elinde çivili bir sopa tutan Chucky yer alıyordu. Üstteki VHS HELL yazısında ise Venom logosuna selam çakılmıştı. Eğer önceki günlere katılsaydım, bir seansı görmek isterdim.

VHS HELL - Mystic Talks - Mystic Festival 2026 - Eren Abaci - Kayitdisico

Acid King için Monster Energy Desert Shrine Sahnesi’ne geçtiğimde, alan kalabalıktı. Dünden kalan stoner / doom dozunu tekrar ateşleyen ekip, gayet sıkı bir şekilde çaldılar. Daha önce defaatle belirttiğim gibi, düşük akortlu gitarlar çalınan yüksek gain’li yavaş riff’ler varsa ben de varım.

Acid King’ten erken kaçtıktan sonra ise Evergrey ile Martyrdöd arasında kaldım. En iyi tercih önce Evergrey’i bir süre dinleyip sonra Martydöd’e geçmekti, ben de öyle yaptım.

Evergrey türünün sevdalıları için heyecan verici bir grup. Uzun süredir bir şekilde üretmeye, hatta iyi işler üretmeye devam ediyorlar. Yeni albümleri “Architects of a New Weave”i bir gün önce çıkaran grup, bu albümden de bir parça çaldılar.

Martydöd ise Sabbath Stage’de çaldı. Biraz Dorock’ın daha izbe haline benzetebileceğiniz mekan, enine dar, boyuna uzun karanlık bir alandan ve bolca haze basılmış küçük bir sahneden oluşuyor. Bu seyirci deneyimi için garip ve aslında sorunlu bir durum: O kadar haze vardı ki, sadece frontman silüet halinde gözüküyordu. Adam enerjik müzik sebebiyle sağa sola zıplayıp havada artık asılı duran haze’i dağıtmasa, backdrop’taki logonun bir kısmını görmek mümkün olmayacaktı. Aslında bunu bir önceki gün orada çalan başka bir black metal grubunda da yaşamıştım ama doğrusu sanatçının tercihi zannetmiştim. Performans olarak Martydöd hiç üzmedi, her ne kadar atmosfer beni rahatsız ettiği için dümeni başka yöne kırsam da grup taş gibi çaldı.

YOUTH CODE

Mekandan çıktıktan sonra tam karşı taraftaki Void Sahnesi’nde Youth Code konseri başlamıştı. Ben Anneke’nin konuşmasına yetişeceğimi düşünürken, içeriye girdiğimde herkesin toplanmaya başladığını farkettim. Kapının önündeki kalabalık sadece bira içinmiş. Demek ki bu durumda Acid King’i sandığımdan daha uzun süre dinlemişim. “Madem öyle sağlık olsun, SCOUR’a geçerim.” derken Youth Code beni sahnenin yanına çiviledi. EBM, endüstriyel müzik ve noise ile aşırı haşır neşir olduğum dönemlerden ismini hatırladığım grup ve özellikle Sara Taylor tam olarak kaos yarattı. Seyircinin bir kısmı şokta, bir kısmı elektronik – endüstriyel seslere kaptırmış haldeydi. SCOUR’a yetişmek için sokağın çıkışına yöneldiğimde Sara’nın sahnenin kenarındaki platforma çıktığını farkettim. Kafamı bir kaldırdım, arkada güneş ışığı, önde silüet halinde Sara, pumpjackler ve tüm o endüstriyel ortam. Dayanamayıp fotoğraf ve video çektim. Şarkı bittikten sonra etkinliğin 2. Anselmo Olayı için Monster Energy Desert Shrine’a doğru yola koyuldum.

Sara - Youth Code - Mystic Festival - 2026 - Eren Abaci - kayitdisico

SCOUR

Anselmo, göründüğünden çok daha çalışkan bir vokalist. Bundan 10 sene önce herkes, Anselmo’nun bir daha tam performasla Pantera şarkılarını söyleyebileceğini ya da pesleşen sesinden scream vokal duyabileceğimizi söylemezdi ama adam kendine ve sağlığına o kadar yatırım yaptı ki son projelerinde vokalist olarak neler yapabileceğini tekrar tekrar ispatladı. En Minor’daki, DOWN’daki, Pantera’daki, solo projesindeki ve SCOUR’daki vokalleri aynı kişinin yaptığına inanmak güç. Pek tabii ki artık 90’lardaki kadar genç değil ama bu adam her şeye rağmen sesini nasıl evriltebileceğini, kendini mental ve fiziksel olarak nasıl disipline edebileceğini biliyor. Bunu SCOUR ile canlı performansta da yaptı.

SCOUR geçtiğimiz senenin en iyi ekstrem müzik albümlerinden birini yaptı. Zaten Black Metal dışından gelen bir tür all-star karması olan ekip, Black Metal sınırları içerisinde farklı janrlardan getirdiklerini o kadar başarıyla dahil ettiler ki janrın dinleyicileri karşı koyamadı.

Anselmo, SCOUR ve çok konser vermiyor olmaları zaten pek çok şey için yeterliydi ancak ayı gibi de çaldılar. Sahneye tamamen siyah kıyafetlerle çıkan ekipte Anselmo her şarkıdan sonra şarkı sözlerinin olduğu kağıtları buruşturup seyirciye attı. Normalde olduğu her projede frontman’liğin hakkını veren Anselmo, SCOUR sahnesinde bildiğimiz halinden biraz daha kendini geriye çekiyor gibi hissettim. Arada gülüp ekstrem musiki personasını sarssa da genel olarak frontman’den ziyade grup üyesi gibiydi.

Bu arada bir diğer komik olaysa şarkı aralarında DOWN’da ve CROWBAR’da çalan Pat Bruders’ın neredeyse her şarkı arasında sahneye atlayıp mikrofon ayaklığına pena takması oldu. Artık üçüncü seferde seyirci “Pat! Pat! Pat!” diye anons bile yaptı. Sözün özü, SCOUR çok iyi grup. Dinleyin, dinletin!

SCOUR’un son 20 dakikasını basın çadırındaki fotoğraf çekimine feda edip tekrar yola koyuldum. Yolda biraz PAIN’in sahnesine bakındım. Süpriz bir şey yok ancak tahmin ettiğimden çok daha fazla dinleyicileri vardı.

Mastodon öncesi gündüz sözleştiğimiz fotoğraf çekimini yapıldı, iletişimden sorumlu arkadaşımız bir sandalyeye çıkıp çoğunluğu fotoğrafçılardan oluşan basına döndü ve “Çocuklar her şey için teşekkür ederiz. Hepinizin akşamı beklediğini biliyorum. İkinci şarkıda olacaklar sizi korkutmasın. Lütfen siz çekmeye devam edin.” dedi. Bu uyarıyı o an orada bulunan kimsenin anladığını sanmıyorum. Herkes “Hmmm…” diyerek işine devam etti. Ben telefonu şarj etmek için masaya dönerken uzun saçlı bir fotoğrafçı bir anda gelip, “Türk müsün?!” diye sordu. Tabii ki üstümdeki Asafated t-shirt’ünden tahmin etmiş. Serkan Keskin ile bu şekilde tanışıp, Instagram’dan ekleştik. Evden çıkmadan attığım “Asafated t-shirt’ümle alanda olacağım, görürseniz selam verin.” minvalindeki story, sevgili Serkan Keskin görmese de işe yaramıştı. Hem zaten bir gün önceki Kana Kana merch’ümü yağmur sebebiyle kimseye gösterememiştim.

Mastodon’un sahneye Brent Hinds’i anarak çıkmasını bekliyordum. Doğruya doğru grubu prime döneminde bile dinlemediğim için ne olacağına dair bir fikrim yoktu. Sahne öncesi “Crazy Train”i çaldıran grup “Tread Lightly’” ile performansa başladı. Dediğim gibi çok hakim olmadığım için bir yorum yapamayacağım ancak kitleden gördüğüm kadarıyla herkes memnundu.

Mastodon’dan BÖLZER’e geçmeden önce sigara içmek için basın çadırının önüne geçtim. Bir anda her nedense ellerinde gitarlar olan 3 adam tek sıra halinde basın çadırından çıktı. Birkaç saniye sonra bu adamların akşam çalacak Behemoth’un ekibinden olduğunu anladım. Garip şekilde kalabalığı yararak alandan çıkmaya çalışıyorlardı. Bunu yapamayacaklarını anladıklarında geri döndüler. Herhalde bir 10 saniye ne yapacaklarını şaşırmış halde sağa sola baktılar. Nergal’in gitarını taşıyan öndeki kısa boylu adam yeni rotayı gösterince harekete geçtiler. Yeni rota, yine kalabalığın içinden geçen bir yoldu. O kadar absürtlüğün içerisindeki en gereksiz absürtlük bu olsa gerek. Telefona sarılıp, sevgili dostum Attilla’ya durumu anlattım. Temennimiz aynıydı: “Umarım başlarına bir şey gelmez.”

BÖLZER & SEPTICFLESH

BÖLZER de Martydöd gibi Sabbath Stage’de çalıyordu. İçerideki haze miktarı o kadar artmıştı ki HzR gözükmüyordu. Şaka ya da yalan değil, BÖLZER’den ayrıldığını, sahnede olan tek üyenin KzR olduğunu düşündüm. O anki tezime göre KzR drum-machine üzerine çalıyordu. Malum uzun süredir ortalıkta pek gözükmüyorlardı ve sadece promoter oldukları festivali duyuyordum. Israrla bakıp göremeyince, kapıya çıkıp grupla alakalı bir ayrılık haberi olup olmadığına baktım. Herhangi bir ayrılık gözükmüyordu ama ben davulcuyu göremiyordum. Söylememe gerek yok, sevdiğim ve seveni için sıkı bir grup. Performansları da öyle. Sadece daha üretken olmalarını isterim, o kadar.

Park Stage’de çalacak Saxon’a geçmeden önce uzaktan uzaktan Septicflesh dinledim. Alan yine die-hard fanları ile doluydu. Güneş batarken başlayan konserleri boyunca alanda azalma olmadı büyük ihtimalle. Ben ise bu ekibi de yarıda bırakıp Park Stage’e doğru ilerledim.

SAXON

NWOBHM gruplarının değerlerine ve profesyonelliklerine diyecek bir şey yok! Tüm üyeleri 60 yaş ve üstü olan Saxon’un -ki Nigel Glockler ve Biff Byford 75 yaş üstünde- hala taş gibi olmasına ne diyebilirsiniz ki? 1 saatin üstünde çalan ekibin performansından, kıyafetlerine; cool rock ‘n roll veteran’ı duruşlarından, enerjilerine kadar her şeyleri iyiydi. Üstelik Park Stage’ten taşan seyirciler sadece yaşlı kurtlardan oluşmuyordu, pek çok genç de ya şarkılara eşlik ediyor ya da merakla izliyorlardı. Bir daha olsa bir daha izlerim, izleriz. Bu arada bir gün sonra havaalanında Doug Scarratt’i gördüm. Derin bir sohbet halinde olmasa gidip tanışmak isterdim.

İşin doğrusu Park Stage’de bir noktada ayrılıp Gaahls Wyrd konserine geçmeyi planlıyordum ancak Sabbath Stage olduğundan ve haze artık benim gözlerimi yaşarttığından vazgeçip doğrudan Ana Sahne’ye Behemoth linecheck’ine geçtim.

Tamamen siyah bir perde ile kapalı olan sahnenin kenarında takılırken truss’ın üstünden devasa 3 alev topu yükseldi. Yaklaşık 3 saat önce iletişimden sorumlu arkadaşın “Korkmayın” dediği şeyin bir pyro gösterisi olduğunu o an anladım. Işıklar test edildi, alan dolmaya başladı ve Behemoth sahneye çıktığında basın çadırının önü dahil adım atacak yer yoktu. Ben de çadırdan, sahneyi tam olarak yandan görecek bir yerden izlemeye başladım.

Behemoth zaten canlı performanslarda gayet iyi bir grup ancak Gdansk’ta kendi şehirlerinde olmanın da etkisiyle gösteriyi köpürttükçe köpürttüler. Pyro’ların daha çoğu truss üzerinde değil daha çok sahne üzerindeymiş. O konuda hakkını yemeyeyim, gösteri tasarımı olarak muazzamdı.

Behemoth sonrası geriye Frog Leap ve The Gathering kalmıştı. Frog Leap’i merak ediyordum ancak özel bir şey olmadığını da biliyordum. The Gathering’i ise İstanbul’da izleme fırsatım vardı. Bir önceki gün yaptığım şeyi yaptım: “Yorgunluktan bitiyorum, bir yerde sızmadan ya da daha fenası düşmeden otele ulaşayım.” diye düşünerek son bir alan turunun ardından kendimi kapının dışına attım.

Mystic Festival benim için bu seneliğine bitmişti. Total deneyim olarak oldukça memnun kaldığım organizasyonun önümüzdeki sene yeni lokasyonunda neler yapacağını merak ediyorum. Türkiye dönüşünde havaalanında karşılaştığım Serkan Keskin ve Cem Abi de benzer düşünceleri paylaşıyorlardı, onlar da gayet memnundu.

Eh, o zaman kalanı bir sonrakine, 2027’de tekrar görüşmek üzere.

Ciao Mystic Festival…
Elveda tersane…
Thanks a lot Mystic Festival Crew!

[KD’nin Notu:] Festivalin 10-12 Haziran’da gerçekleşecek 2027 edisyonun biletlerinin şurada satışa çıktığını da eklemek isteriz. 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz