Kayıt Dışı’nın söyleşi serisinin yeni ismi, solo kariyerinde üretime hızla devam eden Can Temiz! Gain’de yayınlanan Oyunlar Holding‘e nasıl hazırlanıyorlar? Can Bonomo düeti olan Misafir nasıl ortaya çıktı? EXNUN üretmeye devam edecek mi? İlerleyen zamanda bir albüm gelecek mi? gibi sorulara yanıt bulduğumuz söyleşimiz sizi bekliyor. Keyifli okumalar!

Öncelikle nasılsınız? Sizinle en son konuştuğumuzda Usturam Çelik yeni çıkmıştı, hepimiz tamamen evlerdeydik, -hoş şimdi de durum pek farklı değil :)- daha sakindik. O zamandan şimdiye geldiğimizde yeni parçalar dinledik, bir yandan O Tarz mı? devam etti ve bunlara ek Oyunlar Holding bizlerle buluştu. Peki bu zaman zarfı sizin için nasıl geçti? Bu tempoyu nasıl kontrol edip planladınız?

Selamlar. İyi diyelim iyi olalım. Yani hep beraber içinden geçtiğimiz bu zor günlerin buhranlarını bir kenara bırakırsak herkes kadar ben de iyiyim herhalde. Aslında pek kontrol ve plan söz konusu değildi. Bu dönemin şartları, elinde ne imkan olduğuna bakıp ona göre gücünün yettiği aksiyonları almaktan başka pek bir yol bırakmıyor insana. Ben de özetle bunu yapıyorum aslında. 

Yeni parçalara gelmeden önce Gain’de yayınlanan Oyunlar Holding projesinden bahsetmek istiyorum. Biz ekipçe keyifle izliyoruz ve inanılmaz gülüyoruz. Peki sizin açınızdan nasıl başladı ve ilerliyor? Programa nasıl hazırlanıyorsunuz?

Gain ile kuruluş aşamasından itibaren hep bir dirsek temasındaydık ve proje dosyaları sürekli gidip geliyordu. O Tarz mı? (OTM) ailesine görsel bir fert ekleme isteğimiz uzun bir süredir vardı. En sonunda bir “oyun” programı yapmaya karar verdik ama aslında oyun işin bahanesiydi sadece, biz üzerine gönlümüzce saçmalayabileceğimiz bir tema arıyorduk. Neticede “Üç gerizekalı oyun programı yapmaya çalışıyor ama beceremiyor”a dönüştü iş. (gülüyor) Hepimiz öyle veya böyle kamera karşısında çok vakit geçirdik ama böyle bir işi ilk defa yaptığımız için bu konsept kendiliğinden doğal olarak da gelişti aslında, çünkü gerçekten samimi olarak zaman zaman oyun programı yapmaya çalışıp beceremeyen üç gerizekalıya dönüşüyoruz. Dolayısıyla programa “Bu üç beceriksizin program yapmaya çalışırken başından geçenlerin bir kamera arkası belgeseli” tadı vermeye karar verdik. Ekip de tamamen arkadaşlarımızdan oluştuğu için baskın bir “DIY” teması da var. Neticede biz dahil ekipteki herkes “TV programı” yapmak konusunda amatör ve bunu saklamaya çalışmaktansa sahiplenip tadını çıkarmaya karar verdik. Programdan önce de çok hızlı ve yoğun bir hazırlık dönemi oldu tabii ama neticede %90’ı yolda başımıza gelenlerle şekillendi diyebilirim. 

Hepiniz yakın arkadaşlar olduğunuz için doğal olarak harika bir uyumunuz var ve çok eğlendiğinizi görüyoruz ama bir şeyi merak ediyorum. Programda her şey çoğunlukla doğaçlama mı yoksa çalışılmış şakalar ağırlıkta mı? Gerçekten bu kadar keyifle iş yapıyor ve eğleniyor olmanızı çok kıskanıyorum doğrusuç

Aslında önden hazırlanan şeyler sadece oyunlar, konuk soruları, dekorlar ve Bono’nun bize okuttuğu senaryolar -ki onların da çoğunu biz ilk defa çekimde metni elimize aldığımızda görüyoruz. – onun dışında yaptığımız her şey doğaçlama. Hiçbirimiz oyuncu olmadığımız için yazılı şakaları act etmek bizim yapabileceğimiz bir şey değil ama dediğin gibi işin kilit noktası eğlenmek ve samimi olmak. Yine dediğin gibi zaten arkadaşlığımızdan ve yıllardır OTM yapmaktan kaynaklanan bir kimyamız var. Biz sadece zemini hazırlayıp, o kimyanın kendi kendine yolunu bulmasını umuyoruz. Bir diğer gizli silahımız da kurgu tabii. Programı başından beri tasarlarken, kurguyu hep kendi mizah anlayışı olan ve kendi özgün şakalarını yapan dördüncü bir “şakacı” olarak düşündük. Yani aslında saatlerce kamera karşısında saçmalıyoruz ve illaki komik bir 15 dakika çıkıyor ortaya.

Solo kariyerinizde bir sene içerisinde belli aralıklarla tekliler çıkardınız. Peki günün sonunda hepsini bir albümde toplamayı düşünüyor musunuz? Yoksa tüm bu parçalardan bağımsız ayrı bir albüm hazırlığı süreci planınız var mı?

Ya geçtiğimiz sene boyunca bu soru her sorulduğunda farklı bir cevap verdim çünkü sürekli fikir değiştiriyorum. Pandemi koşullarında stabil bir plan yapmak zaten mümkün değil, her an her şey değişiyor. Dolayısıyla elimizde olan tek şey sürekli değişen koşullara reaksiyon vermek. Evet, aklımda birtakım planlar var ama yarın hepsinin değişip değişmeyeceği muallak. Ama kesin olan tek bir şey var: Elimde hala birçok şarkı var. Kimisi yayına hazır, kimisi sadece birer not ama öyle veya böyle süreç içinde bunların hepsini yayınlayacağım.

Geçtimiz aylarda Mevzu parçanıza Murad Küçük yönetmenliğinde bir klip çektiniz. Bize biraz klibin ortaya çıkma, fikirlerin bir araya gelme aşamasından bahseder misiniz?

Beraber klip çekme fikri birgün Murad ile Kadıköy’de muhabbet ederken ortaya çıktı. 90’ların karanlık rock/metal kliplerinin modern versiyonu gibi bir şey istiyordum zaten ki Murad’ın en iyi olduğu alan da odur bence. Çok başarılı bir pop müzik klip yönetmeni de aslında Murad tabii ki, ama gönlünde yatan aslanın da hep karanlık rock klipleri olduğunu bildiğimden müthiş bir şey çıkacağından emindim. Öyle de oldu. 

Can Temiz’e baktığımızda hem pesimist hem de optimist taraflarını görebiliyoruz bence. Özellikle de şarkı sözlerinde. Siz kendi içinizde ya da parçalarınızda bu dengeyi nasıl koruyorsunuz? Özellikle üretim esnasında daha çok hangisinden besleniyorsunuz?

Solo projeye başlarken, zaten sözlerin %100 bana ait, en yoğun, en derin duygularım ve içinde dalgalarla boğuştuğum iç dünyam hakkında olmasına karar vermiştim. Hayatımın bu döneminde de zihnimi, kalbimi en çok meşgul eden şeyler, hayatın bu büyük soruları: ”Ben kimim? Bir yere, bir şeye ait miyim? Hayat böyle bir şey mi? Bir değerim var mı? Varsa bunu kim belirliyor? Böyle olmayı ben mi seçtim? Herhangi bir şeyin önemi var mı?” Bu soruların cevapları da kimi zaman iyimser ve güçlü hissetmeme sebep olurken, kimi zaman da yenilmiş ve güçsüz hissettiriyor.

Örneğin; Usturam Çelik ve Hayvan Yaralı toplumdan dışlanmış, veya topluma uyum sağlayamamış olmakla ilgili ama Hayvan Yaralı bunu sahiplenen, bundan keyif alan hatta gurur duyan bir ruh halindeyken, Usturam Çelik madalyonun öbür yüzünü ve bu yabancılaşmanın getirdiği izolasyon hissini anlatıyor.

Bilemiyorum Altan, tamamen içimde barındırdığım toksik öfkeyle ve iyimserlikten de sıkılmakla ilgili.

Mevzu, hayatın hiçbir zaman ne tamamen çok iyi, ne tamamen çok kötü olamayacağı, muhtemelen çoğu zaman da bu ikisinin arasında bir yerlerde olacağı fikriyle barışmakla ilgili. Hepimiz öyle veya böyle iç dünyamızda bir stabilite arayışı içindeyiz ama gerçek şu ki hayat -ve evren- fırtınalı bir okyanus ve sessiz sakin bir liman fikri sadece bir illüzyon. Dolayısıyla aslında mevzu, hayat ne getirirse yaşamak ve yola devam etmek ama işin en güzel yanı hepimiz bu işin içinde beraberiz. Hepimiz aşağı yukarı benzer kaygıları, korkuları ve mutlulukları yaşıyoruz ve bunların hepsi normal.

Misafir ise tamamen içimizde baş edemediğimiz ve karşısında kendimizi zaman zaman çok güçsüz hissettiğimiz karanlık taraflarımızla ilgili. Aslında baktığında, en ufak bir ışık ihtimali bile olmayan kör bir kuyuda hapsolmuş gibi hissetmekle ilgili ve bu açıdan “karamsar” bir şarkı gibi görülebilir ama aslında bence bu pozitif bir şey. Çünkü aslında karanlıklarımızla da tamamen samimi ve gerçek bir şekilde yüzleşmekte de cesaret verici bir şey var. Birçok benzer yorum alıyorum Misafir ile ilgili. İnsanlar “Çok karanlık bir şarkı ama bir şekilde dinlemek insana iyi hissettiriyor” tarzı şeyler söylüyor. Bu beni çok mutlu ediyor çünkü içimizde birikip yığın olmuş acılarla, korkularla yüzleşmek de tam olarak böyle hissettirir. Böylece bu, dinleyiciyle paylaştığımız karşılıklı bir iyileşme sürecine dönüşüyor. “Ben bok gibi hissediyorum, size de oluyor mu?” “Aa ben de bok gibi hissediyorum, ne güzel demek yalnız değilmişiz” gibi sessiz bir diyalog oluyor. Ben bunu çok sağlıklı buluyorum çünkü sosyal yapımız giderek ve giderek acılarımızı ve korkularımızı daha da daha da bastırıp derinlere gömmeye çalışmak ve dışarıya her şeyin güllük gülistanlık olduğunu göstermeye yöneliyor. Halbuki bu hisler gerçek ve hiçbir yere gitmiyor. İnsan olmak ve yaşamak, her yerde herkes için çok zor ama hiç öyle değilmiş gibi yapıyoruz. Aslında kimse ne yaptığını tam olarak bilmiyor. Kimi zaman hayat karşısında küçük ve güçsüz hissediyoruz ve bu tamamen doğal. İşte bu dönemde söz yazarken bu hakikati içimden çıkarmak istiyorum. Dolayısıyla “bok gibi hissetmek” başta karamsar bir şey gibi görünüyor ama bununla yüzleşmek, bu konuda samimi olmak, paylaşmak ve yalnız olmadığını görmek neticede bunu tamamen güç verici ve iyileştirici bir tecrübeye çeviriyor.

Müzisyenler yeni parça çıkardıklarında dinleyicilerinden en iyi reaksiyonu konserlerde alıyorlardı. Bu şekilde şarkının dinamiğini gözlemleyebiliyorlardı. Maalesef artık pandemiyle bunu bir süreliğine rafa kaldırdık. Peki şimdi siz bir parçanın sevilip sevilmediğine nasıl karar veriyorsunuz? Bu konuda en iyi gözlem yapabildiğiniz nokta neresi oluyor?

Valla çok güzel soru çünkü aslında bence yapamıyoruz, yani en azından ben yapamıyorum. Tabii ki birtakım dinlenme rakamları, yorumlar vs. bir fikir veriyor ama şahsen benim önemsediğim tek geri dönüş konserde ortaya çıkacak olan. Açıkçası bayağı da boşlukta hissediyorum bununla ilgili, çünkü rakamlar her zaman müzik işinin en haz etmediğim kısmı oldu. Aslında ne yaparsak yapalım o sahneye çıkınca hissedeceğimiz, paylaşacağımız gerçek insan hissi için yapıyoruz. Geçen sene ”Hayvan Yaralı”yı yayınladım ve iki hafta sonra karantina geldi. Dolayısıyla bu işin yolda, sahnede, organik olarak neye dönüşeceğini hala bilmiyorum ve bu bir noktada antiklimaktik bir etki yaratıyor. Ama dediğim gibi öyle güzel yorumlar alıyorum ki, en azından şimdilik yapmaya, söylemeye çalıştığım her şeyi anlayan ve benimseyen çok minnettar olduğum kemik bir kitlem var. Bunu görmezden gelmek de nankörlük olurdu ama günün sonunda bir telefon ekranındaki birlere sıfırlara bakıyorsun ve insanlarla fiziksel olarak kan ter ve gözyaşı içinde karşı karşıya olmanın tecrübesiyle kıyas dahi edilemez. 

Birkaç gün önce Can Bonomo ile Misafir isimli bir parça yayınladınız. Kendisi size parçada şiiri ile eşlik etti. Çok çok güzel bir parça, bunu söylemeden geçemeyeceğim! Peki bu güzel birliktelik nasıl meydana geldi? Siz sosyal medyada da duygularınızı aktarmışsınız ama bir de buradan sormak istedim. Birlikte ortak bir parça yapma fikri nasıl ortaya çıktı? Üretim süreci nasıl gerçekleşti? Devamında başka birliktelikler de gelecek mi?

Yine solo kariyere başlarken verdiğim kararlardan biri bunu kendime bir oyun alanı olarak görmek ve dilediğim, yıllardır yapmak isteyip yapamadığım her şeyi denemekti. Ve o yüzden düet bir şarkı yapacaksam da hep ortak güzel bir şeyler paylaştığım arkadaşlarımla yapmaya karar verdim. Çünkü “düet” kavramı da biraz makineleşip ticarileşti ve özündeki anlamı kaybetti gibi hissediyorum. Benim en çok keyif aldığım düetler, birbirinden farklı karakterleri ve tarzları olan müzisyenlerin, iki (veya kaç kişiyse işte) taraftan da bir parça hissettiren bir şekilde bir araya gelip, iki artist için de hali hazırda var olan karakterlerinin dışına çıkan bir iş ortaya çıkaranlar. E doğal olarak ilk kolobrasyonumu da Bono’yla yapmak istedim ama Bono benden önce de birçok kolobrasyonda ve ortak projede bulunmuştu. Benim için çok yeni ve özel olduğu için, onun için de öyle olmasını istedim. Aşırı yetenekli olduğu bir sürü başka şeyin yanında, Bono’nun da esas gönlünde yatan aslanın, en büyük tutkusunun şiir olduğunu biliyorum. Şiire karşı ortak bir tutkumuz ve hayranlığımız var. Çok seviyoruz şiir ve sık sık şiir hakkında konuşup tartışıyoruz. Bono tabii ki çok daha yetkin bu konuda ve ondan çok şey öğreniyorum. Öte yandan ikimiz de şiiri “sanatların şahı” olarak görüyoruz ve hak ettiği kıymeti görmemesine de içerliyoruz. Şiir için de bir şeyler yapmak hep istiyoruz zaten. Velhasıl ikimiz ortak bir şey yapacaksak içinde şiir olacağı çok barizdi benim için. Böylelikle hem böyle endüstriyel ve kaotik bir şarkıda şiir kullanmak benim için yeni bir şey oldu hem de Bono’da alışılmış tarzının çok dışında bir şiir denemesi yapmış oldu ve ikimiz için de taze ve heyecan verici bir şeye dönüştü.

Biz Bono’yla sürekli bir ortak üretim içindeyiz zaten, bunların bazıları tamamlanıp yayınlanıyor, bazıları bir kenarda duruyor. İleride ortak çalışmalarımız tabii ki devam edecektir ama bu şarkı olur, şiir olur, senaryo olur, podcast olur, program olur… Kafamıza estiği gibi yani.

Misafir, her anlamda etkileyici ve bana çok çok tanıdık geldi; parçayı, deliler gibi dinlediğimiz, janrlararası bir iş gibi görüyorum. Bir yandan endüstriyel, bir yandan kaotik, karanlık, dürüst, asık suratlı ama afili ve sadece bir “spoken word / şiir” pasajı içermesinden de öte, baştan aşağıya poetik.

Tam bu noktada, EXNUN isimli grubunuzdan da bahsetmek istiyorum. Çünkü Decomposition of an Infant Soul albümünde, bir önceki paragrafta atıfta bulunduğum kaosu sonuna kadar hissetmiştik. Play tuşuna bastım ve yaklaşık yarım saat sonra albüm bittiğinde hissettiğim şey yanmakta olan bir tors ve her bir santimetre karemi yakan laktik asitti. Orada da çok sağlam isimlerden oluşmuş bir ekip var. Peki üretim konusunda ne durumdasınız? Yakın zamanda sizden yeni bir albüm ya da tekli haberi gelir mi? Planlarınız ne yönde?

Çok çok teşekkür ederim öncelikle. Kaos müzikte çok sevdiğim ve aradığım bir şey. Dünyada bugüne kadar o kadar fazla müzik yapıldı ve ben o kadar fazla farklı tarzda müzikler dinledim ki… O yüzden zaman zaman beni hazırlıksız yakalayan deneysel fikirler görmek bana her zaman heyecan veriyor ama orada esas mevzu denge bence. Yani ben şimdi geçip piyanonun tuşlarına rastgele basıp kaydedersem bu da deneysel müziktir. Benim esas keyif aldığım, bu kaosun arkasında kontrolü elinde tutan ve ne yaptığını bilen bir kompozitörün olduğunu hissetmek. Kaosu ehlileştirmeyi başarmış bir müzisyen duyunca kudurmuş dobermanları güç bela dizginleyen birinin imajı canlanıyor gözümde ve bu bana çok keyif veriyor ve dolayısıyla kendi müziğimde de zaman zaman bunu başarmaya çalışıyorum. Ama öte yandan kısa, düz, basit, net bir şekilde söyleyeceğini söyleyip, hızlıca vurup kaçan şarkılar yazmak da ayrı bir ustalık gerektirdiği için ona da çok saygı duyuyorum ve bazen de onu yapmak istiyorum. Çünkü insan ruhu da böyledir bence. Bazen her şey içinden çıkamadığın kadar kompleks ve beklenmediktir ve tek yapabileceğin bu kaosun içinde sağ kalmaya çalışmaktır, bazen de her şey çok net, temiz ve berraktır ve laga lugayla uğraşmaya tahammülün yoktur. Bu iki ucun dengesini bulmaya çalışıyorum aslında.

Öte yandan metal müzik, özellikle ekstrem metal, halihazırda her zaman çok kompleks, deneysel ve insan ruhunun en uç -ve adı üstünde- en ekstrem hallerini konu alan bir müzik. En uçta şiddet, en uçta öfke, en uçta acılar, en uçta karanlık, en uçta mutsuzluk, en uçta ruhsal bozukluk vs… Haliyle müzik de sertliğin, kompleksliğin, kaosun en ekstrem hallerinin peşinde. Tabii ki yalnızca bu müziği derinlemesine dinleyen insanların aşina olduğu, dışarıdan dinleyenlere “sadece gürültü ve bağırma” olarak gelen, çok geniş bir spektrum içinde yapıyor bunları. O açıdan sınırsız bir özgürlük ve deneysellik hissi her zaman mevcut.

EXNUN bu spektrumun, ekstrem metal dünyası içinde bile en kaotik olan tarafına yakın duruyor. Tabii bu müzik metale aşina olmayan müzik dinleyicisi için dinlemesi çok zor bir müzik. Ama zaten tabiatında da, kendini sevdirmek ve daha kolay dinlenilebilir olmak yok. Bilakis dinleyiciye meydan okuyan “yersen” tavrı, metalin DNA’sında var. O yüzden metal kültürünün dışından insanların dinleyip, beğenecek bir şeyler bulması beni çok mutlu ediyor ama şaşırtıyor da bi’ yandan çünkü aslında niyetimiz hiçbir zaman o değildi. “Metal müziğe yeni dinleyiciler kazandırmak”  zira, hiçbir zaman metal dünyasının pek umrunda olan bir konu değildir. Metali sevecek insan bellidir, sevmeyecek insan bellidir. Ya fanatiği olursun ya da tahammül dahi edemezsin ve bence büyüsü de burada yatıyor. Ama işte bu sürekli yeni ekstremler arayışından dolayı metal dinleyicisini şaşırtmak çok zor bir iş. Çünkü o dünyada bunlar alışılmış, hatta beklenen ve talep edilen şeyler. O dünyanın “normali” yani. O yüzden görece “mainstream” kalan tarzlara metal lügatının karanlık, acımasızlık ve kaotikliğinden bir takım gereçler ödünç almak da bana çok heyecan veriyor. Ben hem mainstream müzikte, hem underground müzikte, hem dinleyici hem de müzisyen olarak birer ayağı olan birisi olduğum için, iki tarafa da birbirinden elementler aktarmayı çok seviyorum. Bir metal müzisyeninin gözünden mainstream müziğe bakarken de bir mainstream müzik dinleyicisinin gözünden metale bakarken de çok farklı şeyler keşfedebiliyor insan. 

Tekrar EXNUN’a gelecek olursak evet çok güzel bir kadro oluştu geçtiğimiz sene içinde ve beraber çok eğleniyoruz. Öyle ki eğlenmekten çalışmayı bir kenara bıraktığımız bile oluyor ama bence grup işinde eğlenmek her şeyden daha önemli. Çünkü grup müziği yapmak çok çok çok zor bir iş ve eğlenmeden altından kalkmak mümkün değil. Ama tabii ki düzenli ve disiplinli bir şekilde bir araya gelip harıl harıl çalışıyoruz. Şu anda ikinci albüm üzerinde çalışıyoruz ve hemen hemen bütün şarkılarımız hazır ve kayıt aşaması için hazırlanıyoruz artık. 

Son olarak yakın zamanda Can Temiz’den daha başka neler görüp duyacağız? Kayıt Dışı okuyucularına söylemek istedikleriniz var mı?

Aslında yukarıda bahsettiğimiz projelerin hepsinin yeni ürünleri geliyor ve hazırlık aşamasında. Onun dışında üzerinde çalıştığım başka yepyeni şeyler de var ama daha elle tutulur bir aşamaya gelmeden üzerinde konuşmamayı tercih ediyorum. O yüzden bugüne kadar gördüklerinizden memnunsanız hazır olun, kısaca çok güzel şeyler geliyor diyebilirim.